Silling Şatosundan Little St. James’e: Güç, Dokunulmazlık ve İnsan Doğasının Değişmeyen Karanlığı
10 min read
Gücün Görünmeyen Yüzü
2019 yılında Jeffrey Epstein’ın tutuklanmasıyla yeniden gündeme gelen ve sonraki yıllarda kamuoyuna yansıyan mahkeme kayıtları, tanık ifadeleri, uçuş kayıtları ve soruşturma belgeleri yalnızca bir cinsel istismar ağını değil, aynı zamanda modern dünyanın güç yapıları hakkında rahatsız edici soruları da beraberinde getirdi. Dosyanın küresel ölçekte ses getirmesinin nedeni yalnızca suçlamaların ağırlığı değildi. Kamuoyunu asıl sarsan unsur, hakkında yıllar boyunca ciddi iddialar bulunan bir kişinin dünyanın en zengin, en etkili ve en görünür çevreleriyle ilişkilerini sürdürebilmiş olmasıydı.
Dosya ilerledikçe tartışmanın odağı yalnızca Epstein olmaktan çıktı. Tartışılan şey; servet, nüfuz, sosyal statü ve hesap verebilirlik arasındaki ilişkiydi. Çünkü ortaya çıkan tablo, bireysel bir suç hikâyesinden daha fazlasına işaret ediyordu. Modern dünyanın en büyük çelişkilerinden biri yeniden görünür hale gelmişti: Kanun önünde herkes eşit kabul edilirken bazı insanların diğerlerinden çok daha fazla koruma katmanına sahip olması.
Bu durum yeni değildi. Tarih boyunca iktidarın yoğunlaştığı her dönemde benzer örneklerle karşılaşıldı. Değişen yalnızca aktörlerdi. Bir dönemde aristokratlar, başka bir dönemde derebeyleri, ardından sanayi baronları ve günümüzde küresel sermaye sahipleri aynı sorunun farklı yüzlerini temsil etti. Güç belirli ellerde yoğunlaştığında, o gücü denetleyen mekanizmaların ne kadar işlevsel kaldığı sorusu da her zaman tartışmanın merkezinde yer aldı.
Bu noktada dikkat çekici bir kültürel referans ortaya çıkıyor: Marquis de Sade’ın 1785 yılında yazdığı Sodom’un 120 Günü.
Bir Sapkınlık Romanından Çok Daha Fazlası
Sodom’un 120 Günü, çoğu zaman içerdiği aşırı şiddet ve cinsel sapkınlık sahneleri nedeniyle anılıyor. Oysa eserin kalıcı olmasının nedeni yalnızca rahatsız edici içeriği değil, güç ilişkilerini ele alış biçimidir.
Romanın merkezinde dört kişi bulunur. Bir dük, bir piskopos, bir yargıç ve bir banker. Bu seçim tesadüf değildir. De Sade, dönemin en güçlü kurumlarını aynı çatı altında toplar. Aristokrasi, din, hukuk ve finans.
Bu dört figür, toplumdan tamamen izole edilmiş bir şatoda bir araya gelir. Şatonun duvarları yalnızca fiziksel bir sınır değildir. Aynı zamanda dış dünyanın denetiminden kopuşu temsil eder. İçeride yaşananların dışarıya ulaşma ihtimali yoktur. Kurbanların seslerini duyurabilecekleri bir mekanizma bulunmaz. Güç tek elde toplanmıştır ve bu gücü sınırlayabilecek hiçbir otorite görünmez.
Eserin asıl ağırlık noktası da burada ortaya çıkar. De Sade’ın anlattığı şey yalnızca bireysel sapkınlık değildir. Roman, gücün denetlenmediği noktada insanın nereye kadar gidebileceği sorusunu ortaya koyar.
Burada dikkat çeken nokta, insan sapkınlığının veya ahlaki çürümenin modern dünyanın ürünü olmamasıdır. Teknoloji ilerledikçe suçların biçimi değişebilir, iletişim araçları dönüşebilir, güç odakları farklı isimler altında yeniden şekillenebilir; ancak insanın karanlık tarafı yüzyıllardır benzer özellikler göstermeye devam ediyor. Bu nedenle Sodom’un 120 Günü bugün hâlâ yalnızca aşırı bir kurgu olarak okunmuyor. Romanın rahatsız edici gücü, anlattığı olaylardan çok insan doğasına dair yaptığı gözlemlerde yatıyor.
De Sade’ın 18. yüzyılda kurguladığı dünya ile modern dönemde ortaya çıkan bazı gerçek vakalar arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün olmasa da aradaki benzerlikler dikkat çekici bir soruyu gündeme getiriyor: Edebiyat gerçekten geleceği mi öngörür, yoksa insan doğasını yeterince iyi tanıdığı için bir gün gerçekleşebilecek ihtimalleri mi görünür kılar? Bu noktada Sodom’un 120 Günü, bir kehanetten çok insanın değişmeyen yönlerine tutulmuş karanlık bir ayna gibi duruyor. Aradan geçen iki buçuk yüzyıla rağmen romanda temsil edilen güç, ayrıcalık, dokunulmazlık ve insanın metalaştırılması gibi olguların günümüzde hâlâ tartışılıyor olması, bazı kurguların geleceği tahmin etmekten çok insanın özünü doğru okuyabildiğini gösteriyor. Çünkü bazı eserler geleceği gördükleri için değil, insanı doğru okudukları için zamana direniyor.
Jeffrey Epstein dosyalarının yarattığı sarsıcı etki de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Dosyalarda karşılaşılan yapı, iki yüz yıl önce yazılmış bir romanın birebir gerçekleşmesi değil; insan doğasının değişmeyen yönlerinin farklı bir çağda yeniden görünür hale gelmesi olarak okunabilir. Bu nedenle Epstein vakası yalnızca modern bir suç soruşturması değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en eski meselelerinden birinin günümüzdeki yansımasıdır: Gücün denetlenmediği noktada insanın sınırlarının ne kadar hızlı ortadan kalkabildiği.
Yaklaşık iki buçuk asır sonra Epstein dosyalarına bakıldığında, farklı tarihsel koşullar içinde olsa da benzer bir tartışmanın yeniden gündeme geldiği görülüyor.

Little St. James: Modern Dünyanın Kapalı Alanları
Jeffrey Epstein denildiğinde akla gelen ilk yerlerden biri Little St. James Adası oldu. Medyada sıklıkla “Epstein Adası” olarak anılan bu yer, zamanla soruşturmanın sembolüne dönüştü.
Bunun nedeni yalnızca fiziksel konumu değildi.
Ada, kamuoyunun gözünde kapalı elit çevrelerin temsil ettiği dünyanın sembollerinden biri haline geldi. Erişimin sınırlı olduğu, içeride yaşananların dışarıdan görülemediği, sıradan insanların dahil olamadığı bir alan.
Tarih boyunca benzer alanlar farklı biçimlerde var oldu. Avrupa aristokrasisinin şatoları, kapalı av kulüpleri, özel cemiyetler, sömürge döneminin ayrıcalıklı sosyal çevreleri, yalnızca belirli insanların kabul edildiği organizasyonlar…
Bu alanların ortak noktası fiziksel özelliklerinden çok işlevleriydi. Gücü görünür kılarken aynı zamanda korumak.
Little St. James bu nedenle yalnızca coğrafi bir nokta olarak değil, modern elitizmin sembollerinden biri olarak tartışıldı. Çünkü soruşturma ilerledikçe kamuoyunun ilgisi adanın kendisinden çok, bu tür kapalı güç çevrelerinin nasıl işlediğine yöneldi.
Suçun Ötesindeki Hikâye
Epstein dosyaları üzerine yapılan haberlerin önemli bir kısmı suçlamaların ayrıntılarına odaklandı. Ancak dosyanın asıl dikkat çekici yönlerinden biri başka bir yerdeydi.
Bir kişinin nasıl suç işlediğinden çok, bunu nasıl sürdürebildiği sorusu daha büyük önem taşıyordu.
Bu soru yalnızca Epstein için geçerli değil.
Tarih boyunca büyük skandalların çoğunda aynı örüntü görülüyor. Suç işleyen kişi kadar, o kişinin çevresinde oluşan görünmez koruma ağı da belirleyici oluyor. Ekonomik güç, sosyal statü, siyasi bağlantılar ve kurumsal ilişkiler bir araya geldiğinde ortaya sıradan insanların erişemediği bir alan çıkabiliyor.
Bu durum yalnızca cinsel suçlar için geçerli değil. Finansal dolandırıcılıklardan siyasi yolsuzluklara, organize suç ağlarından insan hakları ihlallerine kadar birçok olayda benzer bir yapı görülüyor.
Güç yoğunlaştıkça şeffaflık azalıyor.
Şeffaflık azaldıkça hesap verebilirlik zayıflıyor.
Hesap verebilirlik zayıfladığında ise bazı insanlar kendilerini kuralların dışında görmeye başlıyor.
İnsanın Metalaştırılması
Hem Epstein dosyalarında hem de Sodom’un 120 Günü‘nde dikkat çeken en önemli unsurlardan biri insanın bir birey olarak değil, bir nesne olarak görülmesidir.
Bu noktada mesele yalnızca cinsellik değildir.
Tarih boyunca büyük istismar sistemlerinin ortak özelliği, kurbanların insan olmaktan çıkarılmasıdır.
Köle ticaretinde bu görülür.
İnsan kaçakçılığında görülür.
Savaş suçlarında görülür.
Organize suç yapılarında görülür.
Karşıdaki kişi artık bir birey olarak değerlendirilmez. Onun hakları, iradesi ve yaşamı ikinci plana itilir. Önemli olan yalnızca güç sahibinin arzularıdır.
De Sade’ın romanı bu mekanizmayı son derece çıplak biçimde ortaya koyar. Roman boyunca kurbanların kimlikleri silinir. Onlar birer insan değil, kullanılabilir varlıklar olarak görülür.
Epstein dosyalarında ortaya çıkan mağdur anlatıları incelendiğinde de benzer bir güç ilişkisinin izleri görülmektedir. Dosyanın yarattığı toplumsal tepkinin temelinde de bu gerçek yatmaktadır.

Elitizmin Karanlık Tarafı
Toplumlar çoğu zaman başarı hikâyelerini sever.
Zenginlik, güç ve nüfuz çoğunlukla hayranlık uyandıran kavramlar olarak sunulur.
Ancak tarihin karanlık sayfalarına bakıldığında, aynı kavramların farklı sonuçlar da üretebildiği görülür.
Çünkü güç yalnızca kaynaklara erişim sağlamaz.
Aynı zamanda bireyin gerçeklikle olan ilişkisini de değiştirebilir.
Belirli bir noktadan sonra bazı insanlar yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da toplumdan ayrışmaya başlar. Kuralların başkaları için var olduğuna, kendilerinin ise bu kuralların dışında kaldığına inanırlar.
İşte tam bu noktada elitizm ile dokunulmazlık hissi arasında tehlikeli bir ilişki ortaya çıkar.
Bu durum yalnızca Epstein vakasına özgü değildir.
Tarih boyunca farklı ülkelerde ortaya çıkan birçok skandal, benzer bir psikolojinin ürünüdür. Gücün merkezinde bulunan kişiler zamanla çevrelerinden gelen eleştirileri duymamaya, yaptıkları eylemlerin sonuçlarını görmemeye ve kendilerini hesap vermesi gereken bireyler olarak değerlendirmemeye başlayabilir.
Değişen Dünyada Değişmeyen Soru
Bugün insanlık tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gelişmiş durumda.
Yapay zekâ sistemleri geliştiriliyor.
Uzay araştırmaları yürütülüyor.
Dijital iletişim dünyanın her noktasını birbirine bağlıyor.
Ancak teknolojik ilerleme ile ahlaki ilerleme her zaman aynı hızda gerçekleşmiyor.
Bu nedenle iki yüz kırk yıl önce yazılmış bir roman ile günümüzün en büyük skandallarından biri arasında hâlâ konuşulabilecek ortak noktalar bulunuyor.
Sorun teknoloji eksikliği değil.
Sorun insanın güç karşısındaki davranışlarının büyük ölçüde değişmemiş olması.
Geçmişte şatolar vardı.
Bugün özel adalar var.
Geçmişte aristokratlar vardı.
Bugün milyarderler var.
Geçmişte soyluluk unvanları vardı.
Bugün küresel nüfuz ağları var.
Ancak gücün yarattığı dokunulmazlık hissi aynı kalıyor.
Sonuç: Değişen Aktörler, Değişmeyen Hikâye
Jeffrey Epstein dosyaları ile Sodom’un 120 Günü arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün değil. Biri gerçek suç soruşturmalarının konusu olmuş bir vaka, diğeri ise 18. yüzyılda kaleme alınmış kurgusal bir eser. Ancak her iki anlatı yan yana getirildiğinde ortaya çıkan tablo dikkat çekici bir ortaklığa işaret ediyor.
De Sade’ın eserinde toplumun en güçlü kurumlarını temsil eden dört figür, kendilerini dış dünyanın kurallarından soyutlanmış bir alanda konumlandırıyor. Hukuk, din, aristokrasi ve finans gücü aynı çatı altında toplanırken, kurbanların sesi ise bu yapının içinde tamamen kayboluyor. Jeffrey Epstein dosyalarında ortaya çıkan tablo elbette farklı bir tarihsel bağlama ait. Ancak burada da servet, nüfuz, sosyal çevre ve erişim gücünün nasıl bir koruma kalkanı oluşturabildiği uzun süre tartışma konusu oldu.
Bu nedenle iki anlatı arasındaki benzerlik belirli olaylarda değil, belirli bir güç anlayışında ortaya çıkıyor. Hem Silling Şatosu’nda hem de Little St. James etrafında şekillenen anlatılarda dikkat çeken unsur, bazı insanların kendilerini kuralların üzerinde görebilecek noktaya ulaşmış olmalarıdır.
Aradan geçen yüzyıllara rağmen değişen şey yalnızca isimler ve mekânlar gibi görünüyor. Bir dönemde şatoların arkasında saklanan ayrıcalık, başka bir dönemde özel adaların veya kapalı çevrelerin ardında varlığını sürdürüyor. Aristokratların yerini milyarderler, sarayların yerini özel mülkler, at arabalarının yerini özel jetler alıyor. Ancak gücün yarattığı dokunulmazlık hissi tartışması güncelliğini koruyor.
İnsanlık tarihine bakıldığında büyük kırılmaların çoğunun teknoloji eksikliğinden değil, gücün denetlenememesinden kaynaklandığı görülüyor. Çünkü insan doğasının en temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor: İnsan ilerliyor, araçları gelişiyor, dünyası büyüyor; ancak güç karşısındaki sınavı büyük ölçüde aynı kalıyor.
Silling Şatosu ile Little St. James arasında iki buçuk asır bulunuyor olabilir. Ancak her ikisinin de hatırlattığı gerçek aynı: Denetlenmeyen güç, hangi çağda ortaya çıkarsa çıksın benzer sonuçlar üretme eğilimindedir. Değişen aktörlerdir. Değişmeyen ise insanın güç karşısındaki sınavıdır.
